VakıfBank Kültür Yayınları, on üçüncü yüzyıl Fars edebiyatının klasiklerinden Avfî’nin kaleme aldığı “Bir Kıssa Bin Hisse – Doğu’nun En Güzel Hikâyeleri” adlı eserin ikinci cildini okurlarla buluşturdu. Yayınevi, biyografiden öyküye, araştırmadan romana uzanan geniş bir yelpazede yeni kitapları raflara taşırken, klasik Doğu anlatı geleneğini günümüz okuruna ulaştıran bu derleme koleksiyonun önemli bir halkasını oluşturuyor. Avfî’nin yüzyıllar öncesinden bugüne taşınan hikâyeleri, VakıfBank Kültür Yayınları’nın titiz edisyon çalışmasıyla yeniden düzenlenerek okuyucuya sunuluyor. Eserin ikinci cildi, Doğu’nun zengin anlatı mirasını merak edenler için kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. On üçüncü yüzyılda kaleme alınan bu metinler, dönemin edebî birikimini yansıtması bakımından ayrı bir değer taşıyor; bugünün okuru, sayfalar boyunca hem tarihsel hem de kültürel bir mirasla karşılaşıyor. Yayınevinin ikinci cildi yayımlaması, projenin çok ciltli bir külliyat olarak süreceğine işaret ediyor. Klasik metinlerin günümüz Türkçesine kazandırılması, edebiyat araştırmacıları kadar genel okur kitlesi için de Doğu’nun anlatı zenginliğini erişilebilir kılıyor; böylece yüzyıllar öncesinin sesi, bugünün okuma alışkanlıklarıyla buluşmuş oluyor.
Yayınevinin yeni sezon programında dikkat çeken diğer bir başlık, gazeteci Faruk Aksoy’un Destek Yayınları’ndan çıkan romanı “Batia” oldu. Kitap, Osmanlı demiryollarının başmühendisi Heinrich August Meissner’in Heidelberg’de tanıştığı Batia ile yaşadığı imkânsız aşkı merkeze alıyor. İstanbul’dan Şam’a, Medine’den Bağdat’a uzanan raylarla iki imparatorluğun hayallerini birbirine bağlayan Meissner’in hikâyesi, aynı zamanda bir dönemin çöküşünü ve sınırların yeniden çizilişini arka plana yerleştiriyor. Heidelberg’deki küçük bir terzi dükkânında başlayan tanışma, kısa sürede iki bakır bileklik, ulaştırılması imkânsız mektuplar ve ömür boyu taşınan bir aşka dönüşüyor; imparatorlukların yıkılışı ve savaşların çıkışıyla birlikte raylar, bir zamanlar insanları kavuşturduğuna inanılan işlevinden uzaklaşıp onları ayıran acımasız bir tarihin şahidine dönüşüyor. Roman, bu dönüşümü kişisel bir hikâyenin içinden anlatırken, okuru hem Meissner’in iç dünyasına hem de çöken bir imparatorluğun son günlerine tanıklık etmeye çağırıyor. Yazarın, tarihsel arka planı romantik bir anlatıyla iç içe örmesi, kitabı yalnızca bir aşk hikâyesi olmaktan çıkarıp dönem romanı olarak da okunabilir kılıyor.
İletişim Yayınları’ndan çıkan Gonca Saygın imzalı “Benibeşer Seni N’eyler?” ise bambaşka hayatlara sahip kişilerin çevresinde kurulan on üç öyküyü bir araya getiriyor; yazar bu öyküleri, insanın insan üzerinde bıraktığı izleri, birbirinin yaşamını nasıl değiştirdiğini sorgulama isteğinden hareketle kaleme almış. Kitap, hayalleri çalınmış genç bir kadının kendini yeniden var etme mücadelesinden yarım kalmış bir hikâyenin içine sıkışmış yorgun bir adamın ömür boyu süren aşkına, herkesten ve her şeyden bıkıp zamanın akmadığı bir dünyaya kaçmak isteyen bir çılgının serüven arayışından idealist bir öğretmenin tüm engellere rağmen öğrencilerinin hayatını şekillendirme çabasına kadar uzanan geniş bir insanlık hâlleri tablosu çiziyor. Öyküler kimi zaman gülünç, kimi zaman trajik bir ton tutturarak okuru Anadolu insanının gündelik gerçekliğiyle buluşturuyor. Her bir metin, kendi sesini ve kendi ritmini kurarken, kitabın bütününde ortak bir insanlık hâli duygusu belirginleşiyor.
Saygın’ın öykülerinde mekân ve zaman algısı da karakterlerin ruh hâline göre biçimleniyor; hastane odalarından otoyollara, taşradan büyük kentlere uzanan anlatı, bireyin kendi hayatına tutunma çabasını görünür kılıyor. Yazar, sıradan görünen olayların içinden çıkardığı sıra dışı ayrıntılarla okuru şaşırtırken, dilin gündelik kullanımına yakın bir üslup benimsiyor. Kitaptaki öykülerin ortak paydası, insanın kendi hikâyesini kurma ve anlatma arzusu olarak belirginleşiyor; her bir metin, farklı bir ses tonu ve farklı bir hayat perspektifiyle bu arzunun izini sürüyor. Saygın’ın on üç öyküde kurduğu bu çeşitlilik, kitabı tek bir tema etrafında değil, birbirine bağlı insanlık hâlleri üzerinden okumaya imkân tanıyor. Öykülerdeki kişiler, çoğu zaman kendi hayatlarının kıyısında duran, bir yandan direnen bir yandan teslim olan figürler olarak çiziliyor; bu da metinlere hem kırılgan hem de inatçı bir ton kazandırıyor.
VakıfBank Kültür Yayınları’nın Avfî derlemesi ise Doğu anlatı geleneğinin yapı taşlarını bir araya getirmesiyle dikkat çekiyor. Bu üç kitap, biyografiden öyküye, araştırmadan romana uzanan farklı türlerdeki yeni yayınlarla birlikte kitapçı raflarında yerini alıyor; yayınevi ve yazarlar, klasikten çağdaşa uzanan geniş bir okuma alanı sunmayı hedefliyor.





