Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, kilo fazlası olan ya da obezite sınırına yaklaşan kişilerin yüzde 70’inde karaciğer yağlanması tespit edildiğini açıklarken, diyabet hastalarında bu oranın yüzde 90’a kadar çıktığını ve tablonun çok daha geniş bir hasta kesimini kapsadığını vurguladı. Hareketsiz yaşam tarzının, masa başı çalışma düzeninin ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının toplumda obezite, diyabet ve insülin direncini yaygınlaştırdığına işaret eden Polat, bu gelişmelerin karaciğer sağlığı üzerinde ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirtti. Uzmanın verdiği oranlar, karaciğer yağlanmasının artık yalnızca belirli bir kesimi ilgilendiren bir sorun olmadığını, geniş bir hasta grubunu kapsayan yaygın bir tabloya dönüştüğünü gösteriyor. Obezite ve diyabetin toplumda görülme sıklığı arttıkça, karaciğerde biriken yağın yol açtığı hasarın boyutu da aynı ölçüde büyüyor ve bu durum hem hastalar hem de sağlık sistemi açısından takip edilmesi gereken bir yük haline geliyor.
Karaciğer yağlanmasının en dikkat çekici özelliği, uzun süre herhangi bir şikayete yol açmadan sessizce ilerlemesi ve hastanın bu süreçte belirgin bir ağrı ya da rahatsızlık hissetmediği için durumun farkına varamaması. Bu nedenle karaciğerdeki yağ birikimi teşhis edilmeden yıllarca devam edebiliyor; Polat’ın açıklamaları, hiçbir belirti vermeyen bu ilerleyişin karaciğerde kalıcı hasara ve zamanla siroza kadar giden bir tabloya zemin hazırlayabildiğini ortaya koyuyor. Erken dönemde saptanmadığında karaciğerin yapısının bozulmaya başlaması, tedavi seçeneklerini de daraltıyor ve hastalığın yönetimini her aşamada zorlaştırıyor. Sessiz seyreden bu tablo, hastaların rutin kontrollerini aksatmamasının ne kadar kritik olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Yağlanmanın yaygınlığını besleyen temel unsurlar arasında günlük yaşam alışkanlıkları öne çıkıyor; uzun saatler boyunca oturarak çalışmak, fiziksel aktiviteden uzak kalmak ve işlenmiş gıdaların ağırlıkta olduğu bir beslenme düzeni, insülin direncinin gelişmesine kapı aralıyor. İnsülin direnci ise obezite ve diyabetle birlikte karaciğerde yağ birikimini tetikleyen mekanizmaların başında geliyor; Polat’ın dikkat çektiği bu zincir, tek bir faktörün değil, birbiriyle bağlantılı birden fazla etkenin hastalığın ortaya çıkışında rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu etkenlerin çoğu günlük hayatta kolayca gözden kaçtığı için, koruyucu önlemlerin alınması bireysel farkındalıkla doğrudan ilişkili hale geliyor.
Diyabet hastalarındaki oranın obezite sınırındaki kişilere kıyasla daha da yüksek olması, metabolik bozuklukların karaciğer üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor; uzmanın paylaştığı verilere göre diyabet hastalarının yüzde 90’ında karaciğer yağlanması gelişmiş durumda. Bu tablo, kan şekeri düzeni bozulan hastalarda karaciğer yağlanmasının neredeyse kaçınılmaz bir sonuç haline geldiğini ve diyabet takibinin yalnızca kan şekeri ölçümleriyle sınırlı tutulmaması, karaciğer sağlığının da ayrıca izlenmesi gerektiğini gösteriyor. Aynı şekilde kilo fazlası bulunan kişilerin yüzde 70 gibi yüksek bir oranda risk taşıması, henüz diyabet tanısı almamış bireylerin bile karaciğer açısından korunmaya ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Her iki hasta grubunda da benzer mekanizmaların işlemesi, tarama programlarının genişletilmesi gerektiğine dair güçlü bir işaret sayılıyor.
Hastalığın sessiz seyri, koruyucu sağlık hizmetlerinin önemini daha da artırıyor; karaciğer yağlanmasının erken evrede yakalanması halinde yaşam tarzında yapılacak düzenlemelerle sürecin önemli ölçüde kontrol altına alınabildiği bilinirken, geç fark edilen vakalarda tablonun siroza kadar ilerleyebildiği görülüyor. Bu nedenle obezite sınırındaki kişiler ve diyabet hastaları için düzenli tetkik, karaciğerdeki değişimlerin zamanında saptanması açısından kritik bir işlev görüyor. Prof. Dr. Zülfikar Polat’ın paylaştığı veriler, bu takibin kimler için öncelik taşıdığını somut oranlarla ortaya koyuyor ve erken müdahalenin hastalığın seyrini değiştirebileceğini gösteriyor.





